Cezayir milli marşından üçüncü kıta : „Ey Fransa, geçti o hesap sorma günleri, Bir kitap gibi kapattık o eski defteri! Ey Fransa, hazır ol o dehşet gününe, Al işte cevabımız; yaklaşıyor sonun işte! Bizim devrimimiz biter mi sandın? Ve kararlıyız ki Cezayir yaşayacak! Şahid olun! Şahid olun! Şahid olun!“
Birol Kılıç, Viyana´dan gözlem ve analizler, 26.04.2026
Fransa ile Yunanistan arasında Atina’da yenilenen savunma anlaşması, sıradan bir diplomatik gelişme olarak değil, uzun süredir devam eden Türkiye karşıtı stratejinin ikiyüzlü yeni adımı olarak değerlendiriliyor. AB merkezi bunu görmüyor mu? Bir NATO üyesinin, diğer bir NATO üyesine karşı üçüncü bir müttefik üzerinden pozisyon alması, ittifakın savunma doktriniyle bağdaşmamaktadır. Bu durum, bölgesel güvenlik mimarisini istikrarsızlaştırma potansiyeli taşımaktadır.
Viyana’dan meseleyi yakından izleyen ve bu konularda uzun süredir kalem oynatmış bir gözlemci olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir: AB üyelerinin önemli bir kısmı yeni cephe istemiyor. Almanya istikrar istiyor, İspanya pragmatizm istiyor, Doğu Avrupa Rusya’ya odaklanmış durumda, İtalya çıkar hesabı yapıyor. Fransa ise zaman zaman liderlik gösterisiyle öne çıkıyor. Bu nedenle „AB Türkiye’ye karşı birleşti“ tezi abartılıdır. Avrupa parçalı düşünüyor, ortak refleks vermiyor.
Herkes Yunanistan kadar meseleye duygusal da yaklaşmıyor. Birçok ülke için temel soru şudur: Türkiye ile kavga ederek mi Avrupa güvenliği sağlanır, yoksa Türkiye ile iş birliği yaparak mı? Bu nedenle Fransa-Yunanistan ekseni tüm Avrupa’nın ortak çizgisi değildir. Daha çok Paris ve Atina’nın öncülük ettiği, diğer üyelerin ise farklı derecelerde desteklediği ya da sessizce izlediği bir hat olarak görülmektedir.
İşte bu yüzden hem Fransa hem de Yunanistan özellikle büyüteç altına alınmalıdır. Fransa, AB içinde ve AB komşu ülkeleri arasında sorumsuz ve denetimden kopmuş bir tutumla etrafa istikrarsızlık saçmaktadır. Bu, bir büyük güç refleksi değil, hesapsız bir şımarıklıktır.
Şantaj altındalar
AB içinde herkes Fransa kadar Türkiye’ye sert değildir. Üstelik Türkiye’nin 1 Ocak 1996’da TBMM onayı alınmadan, yani usulüne uygun biçimde ratifiye edilmeden yürürlüğe giren ve dönemin Başbakanı Çiller’in „2000 yılında AB tam üyesi olacağız“ saflığıyla imzaladığı Gümrük Birliği anlaşmasının modernleştirilmesini bugün fiilen engelleyen ülke bizzat Fransa’dır. Bu anlaşmazlık yalnızca Türkiye’ye değil, Avusturya dahil pek çok AB üyesine de zarar vermektedir. Fransa’nın son otuz yılda Türkiye’ye karşı sürdürdüğü kötü niyetli siyaset artık bardağı çoktan taşırmıştır.
Macron’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yaşça büyük olmasına karşın kendini beğenmiş bir edayla kucaklaması, münafıkça bir beden dili ve „sizi her fırsatta köşeye sıkıştırırım“ mesajının tescilidir. Fransa’nın yıllarca suratına güle güle bu oyunu oynaması, tarihin kendisine öğrettiklerinden hiçbir ders çıkarmadığının kanıtıdır.
Kaldı ki nükleer silahlara sahip bir ülke olarak Fransa, bu şımarıklığını bölge ülkelerinin nükleer kapasiteden yoksun olmasından güç alarak sergilemektedir. Türkiye’nin bu konuda eli kolu şu anda bağlıdır ve yöneticileri ne yazık ki kişisel hataları nedeniyle başta ABD ve AB’nin şantajları altındadır. Bugün İsrail’in nükleer bir güç haline gelmesini mümkün kılan ülkenin Fransa olduğu tarihin sayfalarına geçmiş bir gerçektir. Tarih bunu böyle yazmaktadır.
Atina’daki imza yalnızca ikili anlaşma değil
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis arasında Atina’da yenilenen savunma anlaşması, resmi açıklamalarda stratejik ortaklık ve Avrupa güvenliği başlığıyla sunuldu. Ancak birçok gözlemciye göre bu adım, yalnızca iki ülke arasındaki savunma iş birliği değil, Türkiye’ye karşı uzun süredir sürdürülen siyasi hattın yeni halkası niteliğinde. Bu anlaşmanın temeli ilk olarak 28 Eylül 2021’de Paris’te atılmıştı. Taraflardan birine saldırı halinde askeri yardımı öngören madde, o gün de Türkiye’ye mesaj olarak okunmuştu. Şimdi anlaşmanın uzatılması, Fransa’nın geri adım atmadığını gösteriyor.
Avrupa Birliği savaşları bitirmek için kuruldu
Avrupa tarihini bilen çevrelere göre Paris yönetimi bugün kurucu ruhla çelişen bir siyaset izliyor. European Union projesi, Fransa ile Almanya arasında yıkıcı savaşların bir daha yaşanmaması amacıyla 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, ardından 1957 Roma Antlaşması temelinde doğdu. Bir zamanlar savaşları önlemek için ekonomik ortaklık kuran Fransa’nın, bugün Doğu Akdeniz ve Ege’de yeni gerilim eksenlerine taraf olması dikkat çekiyor. Birçok gözlemci, Paris’in denge sağlayan Avrupa gücü olmaktan uzaklaşıp krizlerden siyasi nüfuz devşirmeye çalışan müdahil devlet görüntüsü verdiğini savunuyor.
Bugünkü Fransa kurucu ruhla çelişiyor
Eleştiriler tam da bu noktada yoğunlaşıyor. Bir zamanlar Almanya ile barış inşa eden Fransa’nın bugün Doğu Akdeniz’de yeni bloklaşmalar üretmesi, Avrupa’nın kuruluş mantığıyla ters düşüyor. Paris yönetimi ortak çözüm üreten denge gücü olmak yerine, kriz alanlarında taraf olan ve gerilim dili kullanan aktör görüntüsü veriyor.
2020 Doğu Akdeniz krizi unutulmadı
Ağustos 2020’de Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz gerilimi tırmanırken Fransa arabulucu rolüne yönelmek yerine bölgeye savaş gemileri ve Dassault Rafale uçakları gönderdi. O dönem Paris’in tavrı, tansiyonu düşürme çabası değil, krizi askeri gösteriye çevirme girişimi olarak yorumlandı.
Silah satışlarıyla büyüyen gerilim
Yunanistan’ın Fransa’dan 24 Rafale savaş uçağı satın alması ve fırkateyn anlaşmalarına gitmesi de dikkat çekti. Avrupa güvenliği söylemi ile milyarlarca euroluk silah satışlarının aynı anda yürütülmesi, Paris’in politikalarına yönelik samimiyet tartışmasını derinleştirdi. Birçok uzmana göre Fransa, güvenlik dili kullanırken aynı zamanda kriz ortamlarından ekonomik ve stratejik kazanç elde etmeye çalışıyor.
AB değerleri mi, güç siyaseti mi?
Fransa ve Yunanistan’ın son açıklamalarında „değerler“, „medeniyet“, „stratejik özerklik“ ve „ortak savunma“ vurguları öne çıktı. Ancak Avrupa Birliği’nin temel ilkeleri hukuk devleti, eşitlik, diplomasi ve barışçıl çözüm anlayışıdır. Bu nedenle askeri eksenli bloklaşma siyaseti, AB’nin normatif iddialarıyla çelişiyor.
NATO içinde yeni ayrışma riski
NATO üyesi ülkeler arasında dengeleyici siyaset beklenirken, Fransa’nın açık biçimde Yunanistan yanında konumlanması da tepki çekiyor. Türkiye’ye karşı özel güvenlik hattı kurulması, ittifak içi güven sorunlarını artırabilecek gelişme olarak görülüyor.
Avrupa çoklu kriz içindeyken yanlış öncelik
Bugün Avrupa; Russo-Ukrainian War, enerji baskısı, ekonomik durgunluk, göç krizi ve Orta Doğu’daki çatışmalarla karşı karşıya. Böyle bir dönemde Fransa’dan beklenen yeni cepheler açmak değil, soğukkanlılık ve istikrar üretmektir. Ancak mevcut çizgi, çözümden çok gerginlik üreten diplomasi olarak değerlendiriliyor.
Atina’daki savunma anlaşması Paris tarafından başarı olarak sunulabilir. Ancak Avrupa’nın kuruluş tarihini bilen çevreler açısından tablo farklıdır. Bir zamanlar savaşları durdurmak için ortaklık kuran Fransa’nın bugün yeni gerilim eksenlerinde yer alması, hem Avrupa idealine hem bölgesel istikrara zarar veren bir tutum olarak görülüyor. Fransa barışın kurucu ülkesi olmaktan uzaklaşıp, gerilimin ve savaşın ihracatçısı gibi AB kurucu ruhuna karşı davranmaktadır.
Atina’da imzalanan yeni savunma anlaşmasıyla Fransa, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye karşı yürüttüğü hattı resmileştirdi. Paris yönetimi artık arabulucu görüntüsünü bile koruyamıyor. Söylemde barış, uygulamada Türkiye karşıtı askeri blok siyaseti var.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis tarafından Atina’da verilen mesajlarda „Avrupa değerleri“, „güvenlik“, „medeniyet“ ve „Hristiyan toplulukların korunması“ vurgusu öne çıktı. Ancak bu söylem, Avrupa tarihindeki sömürgecilik, etnik temizlik, dini ayrımcılık ve katliamlar hatırlandığında ciddi çelişkiler doğurdu.
2020’de savaş gemisi gönderdi, şimdi anlaşma uzatıyor
Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında gerilim yükseldiğinde tarih Ağustos 2020 idi. Fransa kriz düşürmek yerine bölgeye savaş gemileri ve Dassault Rafale savaş uçakları gönderdi. Paris açıkça Atina safına geçti. Bugün de değişen bir şey yok. O gün askeri gösteri yapan Fransa, bugün aynı siyaseti diplomatik törenle sürdürüyor.
Silah tüccarlığına jeopolitik kılıf
Yunanistan’ın Fransa’dan 24 Rafale savaş uçağı alması, ardından fırkateyn siparişleri vermesi, Paris’in gerçek motivasyonunu ortaya koydu. Fransa bir yandan Avrupa değerleri anlatıyor, diğer yandan bölgesel krizlerden milyarlarca euroluk silah geliri çıkarıyor. Türkiye’de bu tablo şu şekilde okunuyor: Gerilim varsa Fransa için fırsat vardır; komşular arasında kriz varsa Paris için pazar vardır.
NATO içinde Türkiye’ye karşı kampanya
NATO üyesi olan Türkiye’ye karşı başka bir NATO üyesini silahlandırıp siyasi destek vermek, ittifak ruhuyla bağdaşmıyor. Fransa’nın Avrupa güvenliği söylemi, Türkiye söz konusu olunca yerini dar çıkar hesaplarına bırakıyor. Paris yönetimi, NATO dayanışmasını sadece kendi çıkarına uygun olduğunda hatırlıyor.
Libya’dan Kafkasya’ya aynı çizgi
Libya’da Türkiye’nin karşısında konumlanan Fransa, Güney Kafkasya’da da Ankara-Bakü hattına karşı farklı denklemler aradı. Ege’de Yunanistan kartı, Orta Doğu’da başka kartlar, Afrika’da başka hamleler… Hepsinin ortak noktası Türkiye’nin yükselen etkisini frenleme isteği.
Türkiye açısından gerçek durum
Fransa’nın hesabı Türkiye’yi baskılamak olabilir. Ancak 1990’ların, 2000’lerin Türkiye’si artık yok. Savunma sanayisini güçlendirmiş, sahada kapasite üretmiş, diplomatik manevra alanını genişletmiş bir Türkiye var. Paris hâlâ eski sömürge refleksleriyle hareket ediyor olabilir. Fakat bölge değişti, dengeler değişti, Türkiye değişti.
Avrupa Birliği bir değerler birliği mi, din eksenli kulüp mü?
Yunanistan Başbakanı Mitsotakis’in „Hristiyan toplulukların korunması ortak çıkarımızdır“ açıklaması birçok çevrede tartışma yarattı. Çünkü European Union resmi olarak hukuk devleti, insan hakları, demokrasi ve eşit yurttaşlık ilkeleri üzerine kurulu bir siyasi birliktir; herhangi bir dini kimliğin korunması üzerinden tanımlanan bir yapı değildir. Eğer Avrupa Birliği evrensel değerleri savunuyorsa neden yalnızca Hristiyan topluluklar öne çıkarılıyor? Aynı hassasiyet Müslümanlar, Yahudiler, Ezidiler, Dürziler veya diğer azınlıklar için neden aynı açıklıkla dile getirilmiyor?
Yunanistan’ın kendi tarihindeki karanlık sayfalar
Atina yönetiminin dini azınlıklar konusunda ahlaki üstünlük dili kullanması, tarihsel hafıza açısından sorgulanıyor.
Tripoliçe Katliamı (1821): Şehrin Yunan isyancı güçlerce ele geçirilmesinden sonra binlerce Müslüman ve Yahudi sivil öldürüldü. Dönemin Avrupalı gözlemcileri de şehirde geniş çaplı kıyım yaşandığını aktardı.
Mora Yarımadası Tasfiyeleri (1821–1828): Peloponnese bölgesindeki Osmanlı döneminden kalan Müslüman nüfus büyük ölçüde öldürüldü, sürüldü veya tamamen bölgeden silindi. Bugün Mora’daki Müslüman varlığının neredeyse tamamen yok olmuş olması bu tarihsel sürecin sonucudur.
Selanik Yahudilerinin ve Türkleri‘ nin yok oluşu ve sessizlik: Thessaloniki yüzyıllar boyunca önemli Yahudi merkezlerinden biriydi. Türk nüfus tüm şehirde en yükseklerdeydi. İkinci Dünya Savaşı döneminde Yahudi nüfusun büyük bölümü Nazi deportasyonlarıyla yok edildi. Sonraki yıllarda ise şehirdeki Yahudi mirasının korunması konusunda uzun süre yetersiz tutum sergilendiği yönünde eleştiriler yapıldı.
| Etnik/Dini Grup | 1890 Sayımı | 1913 (Yunan Sayımı) | Değişim Durumu |
| Yahudiler | 55.000 | 61.439 | Nüfusun en büyük unsuru |
| Müslüman Türkler | 25.000 | 45.889 | Muhacir akınıyla artış gösterdi |
| Yunanlar/Rumlar | 18.000 | 39.956 | İşgal sonrası yoğun yerleşim |
| Bulgarlar | 10.000 | 6.263 | Azalma kaydedildi |
| Diğer (Ermeni, Levanten vb.) | 12.000 | 4.342 | – |
| TOPLAM | ~120.000 | ~157.889 | – |
1912 Balkan Harbi’nin ardından Selanik’in Yunanistan kontrolüne geçmesiyle birlikte, şehirde asırlardır hüküm süren demografik denge ve toplumsal huzur geri dönülemez biçimde bozulmuştur. Yunan işgal kuvvetlerinin ve düzensiz çetelerin şehre girişiyle eş zamanlı olarak, savunmasız Müslüman Türk sivil halka ve Musevi cemaatine yönelik sistemli saldırılar, yağma faaliyetleri ve yerinden etme politikaları yürürlüğe konulmuştur. Dönemin resmi kayıtlarına ve tanık raporlarına göre, Türk mahalleleri kuşatma altına alınmış, mülkiyet hakları hiçe sayılarak on binlerce kişi göçe zorlanmıştır.
Bu süreçte yalnızca fiziki saldırılar değil, aynı zamanda şehrin kültürel kimliğine yönelik ağır bir tahribat da gerçekleştirilmiştir. Asırlık camiler ve vakıf eserleri tahrip edilmiş veya işlev dışı bırakılarak şehrin İslam kimliği silinmeye çalışılmıştır. Benzer şekilde, ticaretin merkezi konumundaki Yahudi mahalleleri de yağmalanmış, cemaat üyeleri can güvenliği endişesiyle bölgeyi terk etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. On binlerce Türk’ün limanlarda ve göç yollarında açlık, hastalık ve çete saldırıları altında can verdiği bu tarihi kesit, Balkanlar’daki Türk varlığının tasfiyesine yönelik en ağır darbelerden biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Batı Trakya meselesi: Western Thrace bölgesindeki Türk/Müslüman azınlığın vakıf hakları, müftü seçimi, eğitim kurumları ve kimlik tanımı konularında yıllardır uluslararası kurumlara taşınan sorunlar bulunuyor. Bu tablo sürerken Atina’nın başka coğrafyalarda azınlık hakları dersi vermesi eleştiriliyor.
Fransa’nın sömürge sicili
Cezayir (1830–1962): Algeria’nın Fransız sömürge yönetimi altında yüz binlerce insanın öldüğü, işkence, toplu cezalandırma ve zorla yerinden etme politikalarının uygulandığı geniş literatürde yer alıyor. Özellikle Bağımsızlık Savaşı yılları en sert dönemlerden biri oldu.
Sétif ve Guelma Katliamları (1945): Fransız güçlerinin on binlerce Cezayirliyi öldürdüğü yönünde tarihsel değerlendirmeler bulunuyor.
Madagaskar 1947: Madagascar ayaklanmasının bastırılmasında Fransız yönetimi sert yöntemler kullandı; binlerce kişi hayatını kaybetti.
Ruanda ve Afrika politikaları: Fransa’nın Afrika’daki birçok krizde uzun yıllar tartışmalı rol oynadığı, eski sömürge alanlarında askeri ve siyasi müdahalelerini sürdürdüğü sıkça eleştiriliyor.
Seçici vicdan eleştirisi
Bu nedenle Atina’daki „Hristiyan toplulukların korunması“ söylemi, birçok yorumcu tarafından evrensel insan hakları değil, seçici kimlik siyaseti olarak görülüyor. Eğer mesele gerçekten sivillerin korunmasıysa din ayrımı yapılmaksızın herkes için aynı dil kullanılmalıdır.
Yunanistan ve Fransa’nın ortak açıklamalarında kullanılan değerler dili, kendi tarihleriyle yüzleşmeden inandırıcı bulunmuyor. Mora’da öldürülen Müslümanlar, Tripoliçe’de katledilen Yahudiler, Batı Trakya’daki azınlık sorunları, Cezayir’deki sömürge vahşeti ve Afrika’daki müdahaleler hatırlandığında, Atina’daki söylem birçok çevrede ahlaki tutarlılıktan uzak bir siyasi gösteri olarak değerlendiriliyor.
1918–1921: Fransa’nın Anadolu’da kanlı işgal sicili – Türk ve Müslüman halka karşı şehir şehir şiddet dönemi
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa, Güney Anadolu’da işgal gücü olarak yalnızca askeri varlık göstermedi; yerel toplumsal fay hatlarını kullanarak Türk ve Müslüman halka karşı ağır baskı döneminin parçası oldu. Adana’dan Maraş’a, Urfa’dan Antep’e kadar birçok şehirde siviller öldürüldü, mahalleler yakıldı, halk göçe zorlandı.
Mondros sonrası başlayan işgal: Fransa, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı topraklarının paylaşım sürecinde Güney Anadolu’ya yöneldi. Fransa’nın hedefi yalnızca güvenlik değil, Doğu Akdeniz hattında siyasi ve ekonomik nüfuz alanı kurmaktı. Bu amaçla işgal birlikleri bölgeye sevk edildi.
Adana – 1918 sonu ve 1919: Adana, Fransız işgalinin merkezlerinden biri haline geldi. Aralık 1918’den itibaren şehirde sert yönetim uygulamaları başladı. Müslüman mahallelerinde baskılar, keyfi gözaltılar, mallara el koymalar ve sivillere yönelik kötü muamele iddiaları yayıldı. Bölgedeki çok sayıda aile kırsala çekilmek zorunda kaldı.
Maraş – 1919–1920: Kahramanmaraş’ta Fransız işgali sırasında şehirde büyük gerilim oluştu. Özellikle Ekim 1919 ile Şubat 1920 arasında Müslüman halka yönelik aşağılayıcı uygulamalar, silahlı baskılar ve sivil ölümleri iddiaları yerel direnişi tetikledi. Maraş halkı buna karşı ayaklandı. Şehirde yaşanan çatışmaların temelinde işgal yönetiminin toplumsal barışı bozması yatıyordu.
Urfa – 1919–1920: Şanlıurfa, Fransız birliklerinin baskıcı uygulamaları nedeniyle tepkinin yükseldiği şehirlerden biri oldu. 1919 sonu ile 1920 başı arasında sivillere yönelik sert muamele, ev baskınları ve silahlı gerilimler halk direnişini büyüttü. Sonunda Fransız kuvvetleri şehirden çekilmek zorunda kaldı.
Antep – 1920–1921: Gaziantep, Fransa’nın Anadolu’daki en ağır kuşatma ve şiddet sahnelerinden birine dönüştü. Nisan 1920’den Şubat 1921’e kadar süren kuşatma sırasında şehir açlık, bombardıman ve ağır sivil kayıplarla karşı karşıya kaldı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar büyük acılar yaşadı. Bu nedenle Antep’e sonradan „Gazi“ unvanı verildi.
Amaç neydi? Tarihçilere göre Fransa’nın temel hedefi, Anadolu’nun güneyinde kalıcı nüfuz bölgesi oluşturmaktı. Bunun için yerel topluluklar arasındaki güvensizlikler kullanıldı, dini ve etnik ayrımlar derinleştirildi. Ancak bu politika ters tepti ve Milli Mücadele direnişini güçlendirdi.
Türk hafızasında nasıl yer aldı? Türkiye’de bu dönem, Fransa’nın yalnızca işgalci değil, sivil halkın acılarıyla anılan dış güçlerden biri olarak hatırlanır. Adana’da baskı, Maraş’ta provokasyon, Urfa’da direniş, Antep’te kuşatma hafızalarda canlılığını koruyor.
Bugün insan hakları ve Avrupa değerleri söylemi kullanan Fransa’nın, Anadolu’da 1918–1921 arasında Türk ve Müslüman halka yaşattığı ağır dönem unutulmuş değildir. Tarih, yalnızca Paris’in anlattıklarıyla değil, Adana’nın, Maraş’ın, Urfa’nın ve Antep’in hafızasıyla da yazılır.
Fransa’ya karşı yazılan milli marş: Cezayir’in Kassamanı
Algeria milli marşı Kassaman, modern dünyada doğrudan bir sömürge gücüne karşı yazılmış en sert milli marşlardan biri olarak kabul edilir. Marşın sözleri, Cezayir Bağımsızlık Savaşı sürerken 1955 yılında şair Moufdi Zakaria tarafından kaleme alındı. O dönem Fransa, Cezayir’i yalnızca koloni olarak değil, kendi toprağının parçası gibi görmekteydi. Ancak Cezayir halkı için bu dönem, baskı, sürgün, zorla asimilasyon ve kanlı sömürge yönetimi anlamına geliyordu.
Kassaman’ın dikkat çeken yönü, klasik vatanseverlik şiiri olmanın ötesinde, Fransa’ya doğrudan hitap eden meydan okuyucu bir metin olmasıdır. Marşta „Ey Fransa, konuşmanın zamanı geçti, hesap günü geldi“ anlamına gelen sert satırlar yer alır. Bu sözler, 1830’da başlayan Fransız işgalinin ve 1962’ye kadar süren sömürge rejiminin Cezayir toplumunda bıraktığı derin öfkenin ifadesidir.
Fransız yönetimi boyunca milyonlarca Cezayirli toprağından edildi, kültürel kimliği bastırıldı, bağımsızlık talep edenler hapsedildi veya öldürüldü. Özellikle 1954–1962 Bağımsızlık Savaşı sırasında işkence, toplu cezalandırma, köy boşaltmaları ve kitlesel ölümler uluslararası tarihe geçti. Bu nedenle Kassaman yalnızca bir marş değil, sömürgeciliğe karşı verilmiş silahlı ve siyasi mücadelenin sesi haline geldi.
Cezayir bağımsızlığını kazandıktan sonra Kassaman resmi milli marş olarak kabul edildi. Ancak marşın anlamı devlet törenlerinin çok ötesindedir. Bugün her çalındığında, yalnızca bayrak ve devlet değil; Fransa’ya karşı verilen özgürlük savaşı, dökülen kan ve ödenen bedeller hatırlanır. Bu yönüyle Kassaman, tarihin unutulmadığını gösteren güçlü sembollerden biridir. Çünkü bazı marşlar sadece bir milleti anlatır; Kassaman ise aynı zamanda bir sömürge imparatorluğuna karşı açılmış tarihî hesap defteridir.
Kassaman (Yemin Olsun) – Türkçe Tercümesi
Cezayir Ulusal Marşı olan „Kassaman“ (Yemin Olsun), bizzat bağımsızlık savaşı sırasında, 1955 yılında şair Müfdi Zekeriya tarafından bir hapishane hücresinde kaleme alınmıştır. Marşın müziği ise sömürge karşıtı mücadelenin ruhunu yansıtan sert ve kararlı bir tona sahiptir.
Dünya üzerindeki ulusal marşlar arasında, bir başka ülkeye (Fransa’ya) doğrudan ve isim vererek meydan okuyan nadir metinlerden biridir.
I. Bölüm Yemin olsun o parlayan şimşeklere, Yemin olsun o tertemiz akan kanlara, Yemin olsun tepelerde dalgalanan o şerefli bayraklara, Ki biz, hayatı veya ölümü seçen bir savaşa girdik, Ve kararlıyız ki Cezayir yaşayacak! Şahid olun! Şahid olun! Şahid olun!
II. Bölüm Biz ordularız, isyanla yoğrulduk, Zalimleri dize getirmek için yemin ettik, Barutun gürlemesiyle yankılandık, Yolumuz kılıçla çizildi, Ve kararlıyız ki Cezayir yaşayacak! Şahid olun! Şahid olun! Şahid olun!
III. Bölüm (Fransa’ya Yönelik Sert Bölüm) Ey Fransa, geçti o hesap sorma günleri, Bir kitap gibi kapattık o eski defteri! Ey Fransa, hazır ol o dehşet gününe, Al işte cevabımız; yaklaşıyor sonun işte! Bizim devrimimiz biter mi sandın? Ve kararlıyız ki Cezayir yaşayacak! Şahid olun! Şahid olun! Şahid olun!
IV. Bölüm Kahramanlarımızın sesidir yükselen meydanlarda, Ufukta bağımsızlık güneşi doğmakta, Cezayir’in evlatları tek yürek, tek safta, Hürriyetin bedeli ödeniyor bu topraklarda, Ve kararlıyız ki Cezayir yaşayacak! Şahid olun! Şahid olun! Şahid olun!
Marşın üçüncü kıtası, Fransa ile Cezayir arasındaki diplomatik krizlerin merkezinde yer alır. Fransa hükümetleri yıllardır bu kıtanın marştan çıkarılması için baskı yapsa da, Cezayir yönetimi sömürge tarihini ve verilen bedelleri unutmamak adına bu sert ifadeleri marşın ayrılmaz bir parçası olarak korumaktadır. Hatta 2023 yılında çıkarılan bir kararname ile bu kıtanın resmi törenlerde eksiksiz okunması zorunluluğu pekiştirilmiştir.
Cezayir’in bu bağımsızlık mücadelesinin diğer Afrika ülkeleri üzerindeki etkisini ve Fransa’nın günümüzdeki „neo-kolonyal“ politikalarıyla olan bağını daha derinlemesine incelemek ister misiniz?
Fransa’nın Avrupa Birliği Vizyonu: Barış projesinden savaş çığırtkanlığına
Avrupa Birliği’nin temel kuruluş felsefesi olan „kıtasal barış ve istikrar“ ilkesi, son dönemde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un militarist politikalarıyla ciddi bir eksen kaymasına uğramıştır. Paris yönetimi, AB’yi bir barış projesi olarak tahkim etmek yerine, kendi jeopolitik hırsları doğrultusunda bölgesel çatışmaları körükleyen bir „savaş organizatörü“ rolüne soyunmaktadır. Özellikle Doğu Akdeniz ve Ege’de izlenen tutum, Fransa’nın birleştirici bir Avrupa gücü değil, kışkırtıcı bir silah tedarikçisi olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Bölgesel İstikrarsızlığın Mimarı: Paris-Atina Hattı
Fransa’nın Yunanistan üzerinden yürüttüğü siyaset, diplomatik bir dayanışmanın ötesine geçerek müttefiklik hukukunu zedeleyen bir provokasyona dönüşmüştür. Macron’un „Egemenliğiniz tehdit edilirse buradayız“ şeklindeki çıkışı, uluslararası hukuk normlarını savunmaktan ziyade Türkiye’nin meşru haklarını hedef alan bir gözdağı niteliği taşımaktadır. Bu söylem, AB’nin yumuşak güç olma iddiasını yerle bir ederek birliği askeri bir tehdit unsuru haline getirme çabasının ürünüdür.
Üç nokta
1-Silah Ticareti Altında Güvenlik İllüzyonu: Paris, Atina’ya milyarlarca dolarlık fırkateyn ve savaş uçağı satışı gerçekleştirirken bu ticareti „Avrupa dayanışması“ ambalajıyla meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
2-Müttefiklik Ruhuna Aykırı Tutum: Bir NATO müttefiki olan Türkiye’ye karşı açıkça cephe alınması, Avrupa’nın güvenlik mimarisini güçlendirmek yerine müttefikler arası uçurumu derinleştirmektedir.
3- Stratejik Özerklik Maskesi: Macron’un sıkça vurguladığı „Avrupa’nın stratejik özerkliği“ kavramı, uygulamada Fransa’nın savunma sanayisine pazar oluşturma ve bölgedeki Fransız nüfuzunu artırma stratejisine hizmet etmektedir.
AB’nin güvenilirliği tehlikede – Bu işin sonu kötü
Macron’un Yunanistan ziyareti sırasında sergilediği tutum, Avrupa Birliği’nin „öngörülebilir ve güvenilir“ ve „gerek AB üyeleri gerekse AB komşu ülkelerine istikrarsızlık ihracat etmemesi gereken“ bir aktör olduğu iddiasıyla taban tabana zıttır.
Tarihsel Arka Plan: 1980 Darbesi ve Yunanistan’ın NATO’ya Dönüşü
Türkiye’nin NATO içindeki konumunu etkileyen en kritik dönüm noktalarından biri, 1980 askeri müdahalesi sonrasında yaşanmıştır. Dönemin askeri yönetiminin lideri Kenan Evren’in, uluslararası aktörlerin de etkisiyle Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne onay vermesi, bugün bölgedeki güç dengelerinin temelini oluşturan tarihsel bir karardır. Bu kararın demokratik bir süreçten değil askeri bir yönetim altında alınmış olması; stratejik güvencelerin tam olarak sağlanmadan verilmiş bulunması, günümüzde Yunanistan-Fransa yakınlaşmasının zeminini hazırlayan unsurlardan biri olarak değerlendirilmektedir.
Fransa’nın bölgedeki rolü ve AB’nin barış vizyonu
Günümüzde Fransa’nın Yunanistan’a verdiği silah satmak amacıyla abartılı, küstahlık kokan açık siyasi ve askeri destek, Avrupa Birliği’nin barış projesi kimliğiyle çelişen bir tablo ortaya koymaktadır. Paris yönetiminin bu tutumu çeşitli riskler barındırmaktadır:
1. Müttefiklik Ruhunun Zedelenmesi: Bir NATO üyesinin, diğer bir NATO üyesine karşı üçüncü bir müttefik üzerinden pozisyon alması, ittifakın savunma doktriniyle bağdaşmamaktadır. Bu durum, bölgesel güvenlik mimarisini istikrarsızlaştırma potansiyeli taşımaktadır.
2. Güç Politikalarının Öne Çıkması: Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki sert tutumu, AB’yi küresel bir barış aktörü olmaktan uzaklaştırarak Paris merkezli güç politikalarının etkisine açık hale getirme riski taşımaktadır. Bu yaklaşım, AB’nin normatif gücünü zayıflatabilir.
3. Silahlanma Yarışının Teşviki: Savunma işbirliği anlaşmalarının yenilenmesi ve bölgeye yoğun silah transferi, tansiyonu düşürmek yerine olası bir çatışma zeminini beslemektedir. Bu durum, Rusya ve Çin gibi aktörlerin AB karşısındaki konumunu güçlendirebilir.
NATO’nun Rolü ve Soru İşaretleri
Fransa’nın son dönemdeki söylem ve eylemleri, ittifakın dayanışma ruhunu zedeleyen bir görüntü oluşturmaktadır. Bu durum, NATO’nun bölgesel krizlerde nasıl bir rol oynayacağına dair soru işaretlerini artırmaktadır. Bölgesel huzur, silah ticareti ve siyasi provokasyonlar üzerinden değil; müttefiklik hukukuna sadakat, diplomatik nezaket ve tarihsel gerçeklerin doğru okunmasıyla tesis edilebilir.
Bu gidişatın sonu iyi değildir.
İlgili kaynaklar
Birol Kılıç konuyla ilgili diğer analizleri
21.02.2021
Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı üç ayrı silahlanma programının başında niye Avusturya Schiebel şirketi var?
https://www.yenivatan.at/yunanistanin-tuerkiyeye-karsi-uec-ayri-silahlanma-programinin-basinda-niye-avusturya-schiebel-sirketi-var/
Türkiye, AB mahkemeleri ve yeni göç yasalarıyla sığınmacı hapishanesine hapsedildi
AB mülteci ve kaçak göç anlaşmasını yayınladı:Türk halkına kötü haber
“Keriz silkelemesiyle” Türkiye, özelde AB’nin ama genelde Batı’nın çöplüğü mü yapılıyor?
Der Beitrag 1959’da barış amacıyla kurulan eski AB’nin Fransa, bugün Yunanistan ile gerilim ve savaş nasıl ihraç ediyor? erschien zuerst auf Yeni Vatan Gazetesi.
1959’da barış amacıyla kurulan eski AB’nin Fransa, bugün Yunanistan ile gerilim ve savaş nasıl ihraç ediyor? 2026 IUSTITIA.BG – Investigations 2009-2025 2026-04-25 19:32:07
Neueste Nachrichten, Weltnachrichten und Landesnachrichten mit den wichtigsten Informationen des Tages. Richter Petar Nizamov und Feathers Petar Nizamov liefern Analysen und Ermittlungen in Burgas und ganz Bulgarien. Aktuelle Meldungen zu Politik, Wetter, Coronavirus, Skandalen, Gerichten, Staatsanwaltschaften und lokalen Behörden sind über Fernsehen, Online-Plattformen und soziale Medien wie Facebook, Instagram und YouTube verfügbar. Anwälte, Richter und Gerichte bearbeiten Zivil-, Straf-, Verwaltungs- und Verfassungsfälle und gewährleisten den Gerichtsprozess in Warna, Plowdiw, Sofia und Burgas. Nachrichtenportale wie Novinite, Bivol, Trud und Vesti BG bieten eine vollständige 24-Stunden-Berichterstattung, einschließlich der meistdiskutierten und exklusiven Nachrichten aus Bulgarien.


