Birol Kılıç, 08.03.2026, Viyana
Bazı metinler vardır; yalnızca bir yolculuğu değil, iki imparatorluğun birbirine nasıl baktığını da anlatır. 1793 sonbaharında İstanbul’dan yola çıkan genç bir Osmanlı tebaası Gaspard Testa’nın (1770–1847) defteri de böyle bir metindir. Galata’nın çok dilli sokaklarında büyümüş, diplomasiyle iç içe bir ailenin çocuğu olan Testa, o yıl ilk kez Osmanlı topraklarının dışına adım atıyor. Hollanda Büyükelçisi’nin maiyetinde İstanbul’dan ayrılıp Viyana’ya doğru ilerliyor.
Bu defter, tarih boyunca Batılı seyyahların Doğu’ya dair yazdıklarıyla şekillenmiş anlatının tam tersini sunuyor: Bu kez Doğu’dan gelen bir göz Batı’yı görüyor. Ve bu gözün gördükleri hem alışılmışın dışında hem de son derece aydınlatıcı. Çünkü sıradan bir Avrupalının fark etmeyeceği ayrıntılar, bir Osmanlı tebaasının dikkatini çekiyor; o ayrıntılar da bize iki medeniyetin yollarının nerede ve nasıl ayrıştığını gösteriyor.
Hollanda’da araştırmacı tarihçi Mehmet Tütüncü’nün, Gaspard Testa’nın Seyahat Günlüğü Üzerine Genişletilmiş Bir İnceleme adlı eseri, Testa’nın anılarını tozlu raflardan çıkarıp titiz bir çalışmayla gün yüzüne kazandırıyor. Araştırmacı Mehmet Tütüncü, eseri 2002’de Hollandaca, 2023’te ise Türkçe olarak yayımlamıştır. Kendisine şükranlarımızı en sonda değil, daha en başta sunmak, Viyana’da yaşayan bir yayıncı olarak bu satırların yazarı için bir görevdir. Çünkü ortada büyük bir emek vardır.
Eseri ancak şimdi okuyabildim ve Testa’nın Viyana anılarını büyüteç altına almak isterim. İzninizle, birebir alıntı yapmak yerine kendi kalemimle bir değerlendirme sunarak, gelin birlikte 1793 yılında “İstanbul’dan Viyana’ya bakan bir Osmanlı’nın defterinden” Viyana’nın nasıl göründüğüne bakalım.
Bugün bu defteri yeniden açmanın zamanı geldi. Zira içindeki gözlemler yalnızca 230 yıl öncesine ait değildir; adaletin, eğitimin, bireysel özgürlüğün ve devlet-vatandaş ilişkisinin nasıl biçimlendiği sorusuna cevap arayan herkesin önünde durmaktadır. Osmanlı topraklarından ilk kez ayrılan ve Hollanda Büyükelçiliği’nde görev yapan bir Osmanlı Hristiyan tebaası tercüman olan 23 yaşındaki genç sekreter Testa’nın hayret ve merakla dolu satırları, bugün hâlâ taze bir düşünce kaynağı olmayı sürdürüyor.
Gaspard Testa kim? Bir Levanten’in hayatı ve soyu
Gaspard Testa, 1 Ağustos 1770’te İstanbul’da doğdu. Testa ailesi, 1260 yılında, İstanbul’un Latin işgalinden kurtulmasından hemen sonra, köklü bir Ceneviz ailesi olarak Galata’ya yerleşmişti. Bu ailenin Osmanlı tarihindeki yeri sembolik açıdan son derece anlamlıdır: 1453’te İstanbul’un fethinin ardından Galata’nın anahtarlarını Fatih Sultan Mehmed’e teslim edenler arasında Testalar da bulunuyordu. Bu teslimiyetle başlayan ilişki, onlara yüzyıllar boyunca Osmanlı ile yabancı devletler arasında arabulucu rolü kazandırdı.
Testalar, antlaşmalar üzerindeki uzmanlıkları ve tercümanlık becerileriyle yabancı hükümetlerle Osmanlı idaresi arasında vazgeçilmez bir köprü oldu. Gaspard’ın büyükbabası da İstanbul’daki Hollanda Büyükelçiliği’ne tercüman olarak atanmıştı. Bu nedenle Gaspard’ın aynı kurumda mesleğe başlaması, köklü bir aile geleneğinin devamı niteliğindeydi.
1791 yılında Hollanda Büyükelçiliği’ne tercüman olarak katılan Gaspard, zamanla elçi yardımcısı, şansölye, sekreter, maslahatgüzar ve nihayet maslahatgüzar-elçi olarak yükseldi. 1846 yılında Baron unvanı alarak soylular sınıfına dâhil oldu. Hayatını Hollanda’nın İstanbul’daki menfaatlerini korumaya adayan Gaspard, Osmanlı İmparatorluğu ile Hollanda arasında, tarihin çalkantılı dönemlerinde bile, istikrarlı bir köprü olarak görev yaptı.
1847 yılında İstanbul’da hayatını kaybeden Gaspard Testa’nın mezarı, Hollanda Başkonsolosluğu yakınındaki Santa Maria Draperis Kilisesi’nde bulunmaktadır. Mezar taşındaki Fransızca yazıt, onun Hollanda Krallığı’na gösterdiği hizmetin kapsamını özetler: “Osmanlı nezdinde S.M. Hollanda Kralı’nın maslahatgüzarı, Baron, Hollanda Aslanı Nişanı Komutanı…”
Testa’nın yazdığı seyahatname, 1913 ve 1931 yıllarında Hollanda Devlet Arşivi’ne kısmen bağışlanmış; van Dedem ailesine ait belgelerle birlikte saklanmaktadır. Envanter numarası “58” olan bu el yazması eser, Fransızca kaleme alınmış ve 26 yaprak, yani 52 sayfadan oluşmaktadır.
Hollanda-Osmanlı diplomatik ilişkilerinin arka planı
Seyahatin gerçekleştiği 1793 yılı, Hollanda ile Osmanlı İmparatorluğu arasında yaklaşık iki yüz yıldır süren barışçıl diplomatik ilişkilerin tam ortasına denk gelir. Bu ilişki yalnızca ticari bir bağ değildi; siyasi ve stratejik hesaplarla da biçimlenmişti.
On yedinci yüzyılın başlarında hem Osmanlı hem de Hollanda, Avrupa’nın Katolik güçlerine karşı ittifak için müzakere masasına oturmuştu. Bu ittifakın zemini ortak çıkarlar üzerine kuruluydu. Habsburg egemenliğine ve İspanya’nın denizlerdeki hegemonyasına karşı çıkan her iki devlet, doğal müttefikler olarak birbirini bulmuştu. 1612’de Osmanlı padişahı, Hollanda tebaasına Osmanlı topraklarında serbestçe seyahat etme, yerleşme ve ticaret yapma hakkı tanıdı. Bu karar, iki devlet arasında resmî diplomatik ilişkilerin kapısını araladı.
Kısa sürede Halep, İzmir ve Konstantinopolis gibi büyük liman şehirlerinde küçük Hollandalı tüccar kolonileri kuruldu. Büyükelçi van Dedem’in görevi de bu çerçevede biçimlendi: Hollandalı tüccarların Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumak, diplomatik rutin işleri yürütmek ve Hollanda’nın Boğazlar ile Karadeniz’de serbest ticaret talepleri için müzakere yürütmek. Bu taleplerin bir kısmı reddedilmiş olsa da iki devlet arasındaki temel ilişki barışçıl çerçevede kaldı.
Van Dedem, 1785’te İstanbul’a geldi ve 1793’te görevini tamamlayarak ülkesine döndü. Bu sekiz yıllık dönemde büyükelçilik, yerel Avrupalı diplomatlar için önemli bir toplanma mekânına dönüştü. Testa’nın kaleme aldığı seyahatname de bu dönüşün son sayfasını, yani İstanbul’dan Hollanda’ya dönüş yolculuğunu konu alıyor.
Yolculuğun İstanbul’da 1793’te hazırlığı ve grup: Kimler gitti?
Büyükelçi Frederik Gysbert Baron van Dedem (1743–1820), aristokrat bir Hollandalıydı; Overijssel eyaletindeki Wijhe köyündeki malikânesi De Gelder Kalesi, onun sınıfsal konumunu simgeliyordu. Van Dedem, siyasi kariyerinin yeni hükümet yapısıyla çelişmesi nedeniyle İstanbul’a atanmış; fakat buradaki sekiz yılı, ticari ve diplomatik bakımdan verimli bir dönem olarak geçmişti. Görevi tamamlanınca ülkesine, ailesine ve malikânesine dönme zamanı gelmişti.
Yolculuğa katılanlar şunlardı: Büyükelçi van Dedem, eşi Adriana Frederica Johanna Sloet, oğlu Anthony, Amsterdamlı tüccar Demetrio Curmulli’nin dul eşi Bayan Wijnands, İsveç Kralı’nın sekreteri Akerblad, Triesteli bir yüzbaşı olan Bregant, Profesör Nebauer, Praglı bir tüccar ve bir hizmetkâr. Gaspard Testa da bu grupta yer alıyordu. Toplam on kişi.
5 Eylül 1793’te İstanbul’dan ayrılan grup, posta arabaları ve at koşumlarıyla yola çıktı. Rota belirlenmiş ve mihmandar atanmıştı. Avusturya-Macaristan sınırına kadar resmî mihmandar olarak Çaprazlizade Yahya Bey eşlik etti; yeniçeriler de gruba koruma amacıyla refakat etti. Hedef, bin beş yüz kilometreyi aşan bir yol boyunca Balkanları, Avusturya’yı ve Almanya’yı geçerek Hollanda’ya ulaşmaktı.
Yolculuğun zorlukları: Çürük köprüler, veba ve haydutlar
Yolculuğun henüz başında, Eyüp civarında arabalardan birinin dingillerinden biri kırıldı ve araç çöktü. Bu, yolculuğun tonunu belirledi: zorluk, sürpriz ve dayanışma.
Posta atlarının yokluğu, yolculuğu sürekli kesintiye uğrattı. Atların dinlenmesi için zorunlu molalar verildi. Yol boyunca köprüler ve yollar harap hâldeydi; bazı köprüler o denli çürümüştü ki arabaların geçmesi için tamir yapılması gerekiyordu. Edirne ile Filibe arasındaki yolda grubun mihmandarı, çok sayıda haydut olduğunu söyleyerek grubu ana güzergâhtan uzak tutmaya çalıştı. Bu uyarının sonradan asılsız çıktığı anlaşıldı; ama yine de tedirginlik yarattı.
Konaklama da ciddi bir sorundu. Bazı geceler dükkânlarda, bazı geceler ise harap barakalarda kalındı. Kadın yolcuların kimi geceleri arabalarda uyumak zorunda kaldığı aktarılıyor. Veba tehdidi ise yolculuk boyunca sürekli bir kaygı kaynağıydı. Nitekim Avusturya-Osmanlı sınırındaki Zemlin’de (Zemun), veba salgını nedeniyle on gün karantinada tutuldular.
Avusturya topraklarına geliş
Avusturya topraklarına geçildikten sonra güçlükler azalmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Karlowitz ve Pest yakınlarında arabaların aksları iki kez daha kırıldı. Konaklama imkânları sınırlıydı ve Tuna’nın güneyindeki hanlarda hijyen koşulları son derece kötüydü. Kadın yolcular bu bölgede de arabalarında uyumayı tercih etti.
Van Dedem ile Alman tüccarlar arasında hararetli bir tartışma çıkması üzerine Kaptan Bregant ve Dr. Nebauer gruptan ayrıldı. Böylece on kişiyle başlayan kafile sekize düştü. Tüm bu zorluklara rağmen grup, Edirne, Filibe, Sofya, Niş ve Belgrad üzerinden yoluna devam etti; nihayetinde Kasım 1793’ün sonunda Hollanda’ya ulaşıldı.
1793 yılında Avrupa: Devrim, savaş ve çöküş
Gaspard Testa’nın bu yolculuğa çıktığı 1793 yılı, Avrupa tarihinin en sarsıntılı dönemlerinden birine denk geliyor. 1683 Osmanlı’nın Viyana bozgununun üzerinden tam 110 yıl geçmişti. Osmanlı bir travma yaşarken, Avusturya adeta yükselme devrine girmiş gibiydi. Fransız Devrimi’nin dördüncü yılında Avrupa’nın siyasi haritası sürekli değişiyordu. Louis XVI, Ocak 1793’te giyotine gönderilmişti; Ekim ayında ise sıra Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresia’nın ünlü kızı Kraliçe Marie Antoinette’e geldi.
Marie Antoinette, 16 Ekim 1793 tarihinde Paris’te giyotinle idam edildi. Vatana ihanet ve çeşitli suçlamalarla yargılanmış, 37 yaşında ölüme gönderilmişti. Tarih o anları şöyle not eder: Paris’teki Devrim Meydanı’nda giyotinle kafası kesildi. İdamından hemen önce, yanlışlıkla celladın ayağına bastığı için “Özür dilerim beyefendi, istemeden oldu” dediği rivayet edilir. İşte Paris’teki bu infaz, Viyana başta olmak üzere tüm Avrupa saraylarını sarsarken Osmanlı tebaası Testa da Viyana’ya ulaşmıştı.
Viyana’da yas
Testa’nın günlüğünde 1793 Viyanası’ndaki bu yasın izleri görülüyor. Ne tarih ama değil mi? Testa’nın günlüğü siyasi bir yorum değil; gözlemsel bir anlatıdır. Batı Almanya’daki yıkım, Mainz Katedrali’nin ağır hasarı, Regensburg ile Nürnberg arasındaki topçu ateşinin açtığı tahribat; bunlar Testa’nın aktardığı manzaralardır. Aynı dönemde Osmanlı ve Habsburg imparatorlukları arasındaki uzun savaşın (1787–1792) bıraktığı izler de yolculuk boyunca görülmüştür.
Belgrad yakınlarında 1789 Avusturya kuşatmasında kazılan hatlar hâlâ durmaktaydı. Kuşatmadan sonra kısa süre Avusturya’nın elinde kalan şehir, 1791’deki Sistova Antlaşması’yla Osmanlılara iade edilmişti. Dolayısıyla bu bölge iki imparatorluğun tam sınırındaydı. Grubun karantinada tutulduğu Zemlin de bu tarihsel gerilimin mekânsal bir ifadesiydi.
Bugünkü Bulgaristan ve Sırbistan topraklarındaki köylerin umutsuz yoksulluğu da Testa’nın günlüğünde yer buluyor. Bu yoksulluğun bir kısmı savaştan, bir kısmı ise yapısal bir geri kalmışlıktan kaynaklanıyordu. Testa, on yaşındaki çocukların dahi bu zorluklar içinde “şişeden medet umar” hâle geldiğini aktarıyor; bu satırlar hem yüreğe hem zihne dokunan bir tanıklık niteliği taşıyor.
Balkanlar’dan geçerken: Osmanlı’nın sınırlarında hayat
Testa’nın günlüğü, Osmanlı Balkanlarının 18. yüzyıl sonlarındaki görünümünü canlandırıyor. Konstantinopolis’ten başlayarak Edirne, Filibe, Sofya, Niş ve Belgrad üzerinden ilerleyen rota, aynı zamanda Osmanlı yönetiminin kırsal gerçekliğinin de bir panoramasını sunuyor.
Edirne’de padişah sarayı, camiler, fabrikalar ve surlar ziyaret edildi; bu şehir hâlâ ihtişamlı bir Osmanlı merkezi görünümündeydi. Ama Balkanların iç bölgelerine gidildikçe manzara değişiyordu. Sofya valisinin harap görünümlü konağı, bozuk yollar ve köprüler, güvercinlerin ve köpeklerin serbest gezindiği geniş araziler; bunlar Testa’nın dikkatini çeken ayrıntılar. Çorlu ile Burgaz arasında kazığa saplanmış soyguncu cesetleri de günlüğün sayfalarında yer buluyor; hukuki caydırıcılığın farklı bir biçimi olarak.
Novi Han’a girişte aktarılan bir sahne dikkat çekicidir: Rumeli köylerindeki kadınlar, gezginlerin üzerine tahıl tohumları fırlatır. Bereket ve uğur getirsin diye. Bu küçük jest, Balkanların kırsal kültürünün ne denli güçlü bir geleneğe yaslandığını gösteriyor. Testa, bir Osmanlı tebaası olarak bu geleneğe yabancı değildi; ama onu gözlemlemek ve kaydetmek için ayrıca bir nedeni vardı: Her şeyi ilk kez görmenin taze merakı.
Mihmandarların batıl inançları da Testa’nın ilgisini çekiyor. Bazı yerlerde grubu ana yoldan uzak tutmaya çalışan, gereksiz endişeler yaratan bu kılavuzlar, dönemin Balkan yolculuklarının belirsizliğini ve denetim güçlüğünü yansıtıyor.
Viyana’da on yedi gün: Bir Doğulunun Batı’yı okuyuşu
Testa’nın günlüğünün en değerli bölümü, Viyana’da geçen on yedi günü anlatan kısımdır. Bu bölüm yalnızca bir şehrin tasviri değil; iki dünyanın, iki devlet anlayışının ve iki toplumsal düzenin karşılaştırmasıdır.
23 Ekim 1793’te Viyana’ya giriş yapıldı ve Graben Caddesi’ndeki bir handa lüks bir daireye yerleşildi. Büyükelçi van Dedem ikinci gün hastalandı; bir yara aldı ama saray hekimi Brambilla’nın tedavisiyle kısa sürede iyileşti. Sosyal hayat hemen başladı: yemekli davetler, opera, tiyatro, diplomatik ziyaretler… Prens Colloredo-Mels, Prens von Kaunitz, Marquis di Gallo, Büyükelçi Garzoni ve Ignaz von Stürmer bu dönemde van Dedem ile görüşenler arasındaydı.
Sokaklar ve kentsel düzen
Testa şöyle yazıyor: “İlk defa gördüğüm Viyana yolları kare taşlardan yapılmıştı; kaldırımda kullanılanlar daha genişti. İsimleri büyük harflerle yazılmış sokaklar sürekli temizleniyor ve onarılıyordu.” Bu gözlem salt bir kentsel ayrıntı değildir. Bir Osmanlı şehrinden gelen biri için kaldırımı olan, isimli ve aydınlatılmış sokaklar; bireyin şehirde kolayca yön bulabildiği, devletin de bu yönelimi kolaylaştırdığı bir anlayışın işaretiydi.
Osmanlı şehirlerinde sokak adlandırması ve kaldırım henüz sistematik bir uygulama değildi. İstanbul büyük ve muhteşem bir şehirdi; ama kentsel altyapı, hizmet odaklı değil, mahalle ve cemaat ekseninde örgütlenmişti. Testa’nın dikkat ettiği bu fark, iki şehir anlayışının temel bir ayrışmasını işaret ediyordu.
Sokak lambaları: Gecenin demokratikleşmesi
“Geceleri armut biçimli fenerlerle bütün şehir aydınlatılıyordu. Bu da başka bir ışığa ihtiyaç duymayan yayalara büyük bir kolaylık sağlıyordu.” Testa’nın bu gözlemi bugün basit görünebilir; ama 18. yüzyıl sonlarında sokak aydınlatması, devletin vatandaşa sunduğu güvenlik ve kolaylığın sembolik bir ifadesiydi. Gece, yüzyıllar boyunca güçsüzlerin, yolcuların ve suçluların alanıydı. Aydınlık sokaklar, geceyi kamusal bir uzama dönüştürdü. Bu küçük ama derin bir devrimdi.
Kadınların özgürlüğü: Tezgâh, sokak ve hizmet
Testa’nın en çok dikkat çektiği konulardan biri kadınların toplumsal görünürlüğüdür. Zemlin’de ilk kez Osmanlı sınırının ötesine adım attığında şöyle yazıyor: “Kadınların sahip olduğu özgürlük dikkatimi çekti. Türkiye’deki kadınlar Hıristiyanlıktaki gibi dükkân işletemiyor, yalnızca evdeki işlerle meşgul oluyordu. Semlin’de her türlü işi yaptıklarını gördüm.”
Bu gözlem, çok boyutlu bir toplumsal farklılığı açığa çıkarıyor. Osmanlı düzeninde kadınların kamusal alana katılımı sınırlıydı; bu sınırlama hem dinî hem de örfî normlardan kaynaklanıyordu. Avusturya’da ise kadınlar tezgâhın arkasında, piyasada ve kamusal hizmetlerde görünür durumdaydı. Bu fark yalnızca kültürel bir ayrışma değil; emek organizasyonunun, ekonomik katılımın ve dolayısıyla toplumsal üretkenliğin nasıl biçimlendiğine dair köklü bir ayrılıktı.
Viyana’da da bu gözlemini sürdürüyor: “Hıristiyanlıkta yaygın olduğu şekilde kadınlar hizmet ediyordu.” Testa bu satırlarda şaşkınlığını ve merakını gizlemiyor. Kendi kültürel arka planından gelen normlarla farklı bir düzeni karşılaştırıyor ve sorguluyor. Günlüğün en değerli yanlarından biri de bu dürüstlüktür.
İmparator karşısında ayağa kalkmayan halk
Testa’nın aktardığı en çarpıcı anlardan biri, bir tiyatro ya da operadaki şu sahnedir: “Majesteleri locasına girdiğinde kimse ayağa kalkmadı. Bu beni çok şaşırttı. Türkiye’de Majesteleri bir yere girdiğinde herkesin ayağa kalkıp bir kenara çekilmesine ve olabilecek en düzgün duruşa geçmesine alışkın olduğumdan, böylesi elle tutulur bir muhalefet bana inanılmaz göründü. Parterde majestelerinden büyük bir özgürlükle, sanki herhangi birinden bahsediyormuş gibi konuşulduğunu duyunca daha da şaşırdım.”
Bu sahne, hükümdar-tebaa ilişkisinin iki farklı biçimini dramatik biçimde karşı karşıya getiriyor. Osmanlı’da padişahın varlığı, törensel bir boyun eğmeyi zorunlu kılıyordu; bu hem sembolik hem de bedensel bir itaatin ifadesiydi. Avusturya’da ise II. Joseph’in Aydınlanma reformları, zaten hükümdar ile halk arasındaki mesafeyi kısmen azaltmıştı. Testa’nın şahit olduğu bu tablo, bireysel özgürlük anlayışının ve devlet-yurttaş ilişkisinin nasıl farklılaştığının somut bir yansımasıydı.
Bireyselleşme, tebaayı yurttaşa dönüştürmenin ilk adımıdır. Ve bu dönüşüm, opera locasında ayağa kalkmama gibi küçük görünen jestlerle başlar.
Köpekler, temizlik ve kentsel sağlık anlayışı
“Polis, Türkiye’de olduğu gibi ölü köpek ve kedilerin sokakta bırakılmasına asla izin vermiyordu. Canlı köpekler de şehirde başıboş dolaşmıyordu; her birinin, onu tanımak için boynuna tasma takan bir sahibi vardı.” İstanbul’da başıboş köpekler sokaklarda dolaşırdı; bu hem sağlık hem de güvenlik açısından bir sorundu. Viyana’daki bu fark, kamu sağlığına yönelik kurumsal bir ilginin ve kentsel denetimin işaretiydi.
Yüzyılın sonunda Avrupa’da giderek yaygınlaşan kamu sağlığı anlayışı, II. Joseph dönemindeki reform dalgasıyla Viyana’da somut politikalara dönüşmüştü. Hayvan kontrolü, temizlik denetimi, aydınlatma ve sokak onarımı; bunların her biri devletin şehirle ve şehirliyle kurduğu yeni ilişkinin parçalarıydı.
Fabrikalar ve üretim farklılığı
“Geçerken tül üretilen bir ipek imalathanesine girdik. Tekerler ve dokumacılardan oluşan bir makineyle çalışan atölye, Konstantinopolis’in büyük sarnıcındaki kadar işçi çalıştırmadığı hâlde olağanüstü bir hızla işliyordu; zaten bütün üretim farklıydı.” Bu gözlem, sanayi öncesi üretimdeki teknolojik açığı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Osmanlı üretimi büyük ölçüde emek yoğunken, Avusturya atölyeleri mekanik düzenlemelerle verimliliği artırmıştı.
Bu fark yalnızca ekonomik değil, zihinseldi de. Osmanlı’nın kaynakları uzun süre savaşa ve bürokratik yönetime akarken, Habsburg dünyası giderek artan ölçüde üretime, sanayiye ve şehirleşmeye yatırım yapıyordu. Testa’nın bir atölyeye girip orayı not etmesi de bu zihinsel açılımın sembolik bir göstergesidir.
Çok katlı evler ve bina numaraları
“Viyana’da birkaç aile birbirini tanımadan aynı evde yaşıyordu. Genellikle çok büyük, beş ya da yedi kat yüksekliğindeki bu evlerin çatısı kiremit kaplı ve merdivenleri taştandı. Her birinin mahallesine göre bir numarası vardı; bunun çok işe yarar olduğunu düşünüyorum.” Bina numaralandırma sistemi önce Prag’da, ardından Habsburg topraklarının genelinde uygulamaya konulmuştu. Bu sistem; posta, vergi ve askerlik kayıtları açısından büyük kolaylık sağlıyordu. Testa’nın bunu “çok işe yarar” bulması, idarî sistemlerin günlük hayatı nasıl kolaylaştırdığına dair keskin sezgisini gösteriyor.
İki imparatorluğun yol ayrımı: Reformlar ve sonuçları
Testa’nın gözlemlerinin arkasında tarihsel bir kırılma yatıyor. 1683 Viyana bozgunu, yalnızca Osmanlı ordusunun Batı’daki yenilmezlik imgesini yıkmadı; aynı zamanda Osmanlı’nın kendini yenileme sürecini de ağırlaştırdı. Bu bozgunun ardından başlayan uzun yüzyıl, iki imparatorluk için çok farklı anlamlar taşıdı.
Habsburg dünyasında, özellikle Maria Theresia (1717–1780) ve oğlu II. Joseph (1741–1790) döneminde köklü reformlar hayata geçirildi. Serfliğin kaldırılması, köylülerin toprağa bağımlılığının sona erdirilmesi, din adamlarının yargı ve eğitim alanındaki ayrıcalıklarının kısıtlanması, seküler hukukun ön plana çıkarılması, işkencenin yasaklanması, zorunlu eğitimin başlatılması, kamu sağlığı politikalarının oluşturulması, posta, ulaşım ve kentsel altyapıya yapılan yatırımlar bu reformların somut örnekleriydi.
Osmanlı İmparatorluğu ise bu dönemde kısmi ve sınırlı reformlarla yetindi. III. Selim bazı askerî yenilikleri başlatmış; ancak bu girişimler yerleşik çıkar gruplarının direnciyle karşılaşmıştı. Eğitim, adalet, kentsel düzen ve bireysel özgürlükler alanında köklü bir dönüşüm henüz gerçekleşmemişti. Osmanlı’nın gücü büyük ölçüde askerî ve bürokratik alanlarda yoğunlaşmış; sivil toplum ve bireysel haklar ise cemaatsel düzen içinde eriyip gitmişti.
Testa’nın gözlemleri, bu yapısal farkın gündelik hayata yansımasını gösteriyor. Aydınlatılmış sokaklar, bağımsız çalışan kadınlar, ayağa kalkmayan tiyatro seyircisi, tasmalı köpekler ve numaralı binalar; bunların her biri devletin bireyle kurduğu farklı ilişkinin bir parçasıydı. Bir tarafta devlet ile cemaatler arasında dallanıp budaklanan ve bireye dolaylı ulaşan bir düzen; öte tarafta devlet ile birey arasında daha doğrudan kurulan ve bireysel hakları tanıyan bir anlayış.
Bir Doğulunun gözüyle Batı: Şaşkınlık, merak ve anlama çabası
Testa bir Levanten’dir; Türkçeyi anadili gibi konuşur, Osmanlı düzeninin içinde büyümüştür. Ama aynı zamanda Galata’nın çok kültürlü atmosferinde, farklı dillere ve geleneklere maruz kalmıştır. Bu karma kimlik, onun Avrupa’yı okuma biçimine özgün bir derinlik kazandırıyor.
Osmanlı sınırının ötesine ilk kez geçtiğinde şöyle yazıyor: “Vatanımdan hiç ayrılmadığımdan en küçüğüne kadar her şey benim gözümde yeniydi.” Bu cümle, günlüğün tamamını anlamak için bir anahtardır. Testa, o seyahatte yalnızca fiziksel bir mesafe katetmedi; zihinsel ve kültürel bir sınırı da geçti. Her kaldırım taşı, her sokak feneri, her özgürce çalışan kadın onun için bir keşifti.
Bu şaşkınlık, Hollanda’ya kadar sürdü. Zutphen’de yerel çocuklar, yabancı kıyafeti ve görünüşüyle dikkat çeken Testa’yı taciz etti. O da odasına çekildi ve perdeleri kapattı. Bu sahne, farklılığın yarattığı gerilimi gösteriyor; ama Testa’nın buna verdiği tepki de dikkat çekicidir: Şikâyet etmek yerine gözlemliyor ve yazıyor.
Bavyera hanlarındaki yorgan folkloru, Hollanda’daki turba yakma geleneği, Deventer’den Gelder Kalesi’ne uzanan bentler, Würzburg ve Mainz’da gördüğü yükleme vinçleri… Testa bunların tamamını not ediyor. Bir Batılı seyyahın “egzotik” bulacağı şeyleri Testa alışılmış sayıyor; bir Batılının sıradan göreceği şeyler ise ona yeni geliyor. Bu ters perspektif, günlüğü eşsiz bir belge hâline getiriyor.
Viyana gezi rehberi olarak Testa’nın notları
Araştırmacılar, Testa’nın Viyana bölümünü 18. yüzyıl sonlarına ait en erken gezi rehberlerinden biri olarak değerlendiriyor. Bu değerlendirme abartılı değildir. Testa, Viyana’da Belvedere, Schönbrunn, Liechtenstein saraylarını; ulusal kütüphaneyi; Veba Sütunu, Marian Sütunu gibi anıtları; parkları ve kiliseleri ziyaret etti ve bunlar hakkında ayrıntılı notlar aldı.
Ama onun rehberini özgün kılan, turistik değeri yüksek mekânların ötesine geçmesiydi. Viyana Askerî Hastanesi’ni, Doğu Akademisi’ni ve porselen fabrikasını da gezdi, yazdı. Bir Viyana rehberinin o dönemde nadiren yer verdiği bu kurumlar, Testa için ayrı bir anlam taşıyordu: Devletin sağlık, eğitim ve üretim alanlarına nasıl yatırım yaptığını gösteriyordu.
Toplu taşıma biçimi, eşya taşımak için hamal yerine el arabası kullanılması, imparatorluk ailesinin tören merakının az olması, düzenli sokaklar ve aydınlatılmış kamusal alanlar; bütün bunlar Testa’nın dikkatini çekti. Açıklamaları doğru, özel ve ayrıntılıdır. Modern bir gezgin, bu notları takip ederek 1793 Viyanası’nı adım adım keşfedebilir.
Hollanda’da yolculuğun sonu ve Testa’nın mirası
26 Kasım 1793 Salı günü öğleden sonra saat birde De Gelder Kalesi’nin hendeğini geçen grup, büyükelçinin ailesi tarafından karşılanarak Wijhe’ye ulaştı. Konstantinopolis’ten başlayan bu yolculuk üç ay sürmüştü ve artık sona ermişti.
Gaspard Testa, Hollanda’da 1794 Ağustos’una kadar kaldı. Bu sürede Leiden Üniversitesi’ni ziyaret etti; Doğu dilleri profesörü Scheidius’a Türkçe öğretti ve Türk diplomatik belgelerinin Hollandacaya çevirisinde yardımcı oldu. 21 Mayıs 1794’te büyükelçi, eşi ve oğluyla birlikte Haarlem’deki Teylers Müzesi’ni ziyaret etti; Hollanda’nın ilk müzesi olarak bilinen bu kurumun ziyaretçi defterini imzaladı.
Defterdeki diğer imzalar arasında van Dedem ailesi üyeleri yer alıyordu. Testa’nın imzası ise tek Osmanlıca nottu. Şöyle yazmıştı: “İslâmbol’da Felemenk Cumhurunun tercümanlarından Gaspard Testa.” Bu satır da başlı başına tarihsel bir belgedir. Testa, döneminin sultanı III. Selim’in teşvik ettiği “İslâmbol” adını tercih etmişti; bu tercih, onun hem Osmanlı kimliğine hem de yaşadığı dönemin dilsel dönüşümüne duyarlılığını gösteriyor.
Testa, Hollanda’dan deniz yoluyla İstanbul’a döndü ve hayatının geri kalanını burada geçirdi. Hollanda’nın defalarca işgale ve rejim değişikliğine uğradığı bu yıllarda, Kral I. Willem ile Sultan II. Mahmud arasında güvenilir bir arabulucu olarak görev yaptı. “Hollanda gemisini” fırtınaların ortasında Babıâli nezdinde temsil etti. Bu başarılı hizmetin ödülü olarak 1846’da Baron unvanına layık görüldü.
1847’de hayatını kaybeden Testa’nın mezarı, İstanbul’daki Santa Maria Draperis Kilisesi’nde bugün de durmaktadır. Mezar taşındaki Fransızca yazıt, onun kimliğinin özetini sunuyor: İki dünya arasında yaşamış, her ikisine de hizmet etmiş ve her ikisini de seven bir adam.
Arşivden gün yüzüne: Mehmet Tütüncü’nün katkısı
Bu seyahatnamenin bize ulaşması, araştırmacı Mehmet Tütüncü’nün titiz arşiv çalışmasının ürünüdür. Lahey Ulusal Arşivi’nde, van Dedem ailesine ait belgeler arasında 230 yıl uyuyan bu el yazması eser, Tütüncü tarafından 2002’de Hollandaca, 2023’te ise Türkçe olarak yayımlandı. Türkçe baskısının adı da son derece anlamlıdır: Boğaziçi’nden Güney Denizi’ne: 1793 Yılında İstanbul’dan Hollanda’ya Bir Yolculuk.
Tütüncü’nün çalışması, bu eseri yalnızca bir seyahatname olarak değil, iki medeniyetin karşılaşmasının bir belgesi olarak da konumlandırıyor. Osmanlı-Hollanda ilişkilerini derin bir tarihsel perspektifle ele alan Tütüncü, Testa ailesini, van Dedem’in dönemini ve yolculuğun tarihsel bağlamını da kapsamlı biçimde işliyor.
Bu yayın, Türk-Hollanda ilişkilerinin tarihine önemli bir katkı yapıyor. Öte yandan bize daha geniş bir ders de veriyor: Arşivlerde uyuyan belgeler yalnızca tarihçilerin merakını değil, bugünün insanının kendini anlamasına yardımcı olacak aynaları da barındırıyor.
Sonuç: 230 yıl sonra Testa’nın defterini okumak
Gaspard Testa’nın seyahat günlüğü, yalnızca 1793’ün değil, adalet ve özgürlük sorularının cevabını arayan herkesin kitabıdır. Bu defterde yazılı her satır bize şunu söylüyor: Bir toplumun gücü yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmez. Kadının tezgâh başındaki yeri, gece sokaklarını aydınlatan fenerler, imparator karşısında oturduğu yerden kalkmayan seyirci; bunların her biri bir gücün, bir medeniyet anlayışının ve bir adalet düzeninin göstergesidir.
Testa’nın şaşkınlığı bugün de tazedir. Çünkü aynı sorular hâlâ yanıt bekliyor: Devlet bireye ne kadar yakın? Kamusal alan ne denli adil ve erişilebilir? Kadın ekonomide ne kadar görünür? Hukuk, ayrıcalıklıların değil herkesin hizmetinde mi?
Devletin dini adalettir
Hz. Ali’ye atfedilen “Devletin dini adalettir” sözü, Testa’nın gözlemlerini okurken, özellikle Ramazan ayının oluşturduğu düşünce ikliminde kendiliğinden akla geliyor. Çünkü Testa’nın aktardığı her ayrıntı, bir devletin vatandaşlarına nasıl adil ya da adaletsiz davrandığını; adaleti tesis etmek için hangi adımları attığını ya da atamadığını gösteriyor.
1793’te Viyana’nın aydınlatılmış sokakları, herkesin eşit biçimde yararlanabildiği kamusal bir alan yaratıyordu. Bina numaraları, herkese ulaşan bir posta ve yönetim düzeninin işaretleriydi. Tasmalı köpekler, kamusal alanın düzenlenmesine verilen önemin bir göstergesiydi. Tezgâh başındaki kadın, ekonomik hayata katılımın önündeki engellerin kısmen de olsa kalktığını gösteriyordu. İmparatorun geçişi sırasında ayağa kalkmayan seyirci ise bireyin hükümdar karşısında insan onurunu koruyabilmesinin; tebaa değil, yurttaş olmanın küçük ama anlamlı bir işaretiydi.
Bu gözlemlerin tamamı, bir devletin adaleti nasıl inşa ettiğini anlatıyor. Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil; sokakta, fabrikada, operada, tezgâhın başında ve hatta bir köpeğin boynundaki tasmanın temsil ettiği düzen duygusunda bile gizlidir. Testa bunu sezdi ve yazdı.
Osmanlı’nın 1683 sonrasında geri kaldığı alanlar yalnızca teknoloji, sanayi ya da askerî güçle sınırlı değildi. Bireysel özgürlükler, kadının kamusal alana katılımı, devletin vatandaşa sunduğu hizmetler ve şehircilik anlayışı da birer adalet meselesiydi. Testa’nın satırları arasında bu örtük karşılaştırma sürekli hissediliyor.
Hz. Ali’nin sözü bu bağlamda yeniden anlam kazanıyor: “Devletin dini adalettir.” Bu ilke, 1793 Viyanası’nda kaldırım taşında, sokak lambasında, fabrika atölyesinde ve opera locasında somut bir gerçekliğe dönüşmüştü. Osmanlı’nın kaybettiği yarış, yalnızca savaş meydanlarında değil; adaleti gündelik hayata taşıyıp taşıyamadığı sınavında da yaşandı.
Bugün Ankara’nın defterlerini ileride açacak olanların da umarız benzer satırlarla karşılaşması mümkün olur. O defterlerde tezgâh başındaki kadının, geceyi aydınlatan sokağın, locada oturduğu yerden kalkmayan özgür bireyin ve herkesin gözü önünde işleyen adaletin kayda geçtiğini görmek dileğiyle. ( Birol Kılıç, 09.03.2026, Viyana)
Eser
Gaspard Testa’nın seyahat günlüğü üzerine genişletilmiş bir inceleme
Kaynak eser: Mehmet Tütüncü (SOTA Hollanda)

Der Beitrag 1793’te bir Osmanlı’nın gözünden Viyana erschien zuerst auf Yeni Vatan Gazetesi.
1793’te bir Osmanlı’nın gözünden Viyana 2026 IUSTITIA.BG – Investigations 2009-2025 2026-03-09 09:12:33
Neueste Nachrichten, Weltnachrichten und Landesnachrichten mit den wichtigsten Informationen des Tages. Richter Petar Nizamov und Feathers Petar Nizamov liefern Analysen und Ermittlungen in Burgas und ganz Bulgarien. Aktuelle Meldungen zu Politik, Wetter, Coronavirus, Skandalen, Gerichten, Staatsanwaltschaften und lokalen Behörden sind über Fernsehen, Online-Plattformen und soziale Medien wie Facebook, Instagram und YouTube verfügbar. Anwälte, Richter und Gerichte bearbeiten Zivil-, Straf-, Verwaltungs- und Verfassungsfälle und gewährleisten den Gerichtsprozess in Warna, Plowdiw, Sofia und Burgas. Nachrichtenportale wie Novinite, Bivol, Trud und Vesti BG bieten eine vollständige 24-Stunden-Berichterstattung, einschließlich der meistdiskutierten und exklusiven Nachrichten aus Bulgarien.


