
Aziz Levendoğlu
Emekçiler hâlâ ay sonunu getirmeye çalışıyor, iktidarın ahlak bekçileri ise neyin halkımız için sakıncalı olduğunu yakalamanın peşinde. 1986’da dergi kapakları inceleniyordu, 2026’da pop gruplarının etek boyları ve dans figürleri. Kırk yılda müstehcenlik denetimi öyle gelişti ki artık menajerler de soruşturma konusu.
Türkiye’de kültür-sanat alanında yeni bir meslek dalı doğuyor: Müstehcenlik uzmanlığı.
İş tanımı hayli geniş. Bir şarkı sözünün erotik olup olmadığına, iki kişinin birbirine bakışının müstehcenlik teşkil edip etmediğine, bir dans figürünün toplumun ar ve haya duygularını ne ölçüde incittiğine, bir stand-up gösterisinin dini değerleri aşağılayıp aşağılamadığına, hatta Kanuni Sultan Süleyman hakkında hangi şakaların yapılabileceğine karar vermek gerekiyor.
Üstelik herhangi bir konservatuvar, güzel sanatlar fakültesi ya da edebiyat eğitimi de gerekmiyor. Yeter ki milli ve manevi hassasiyetleriniz kuvvetli olsun.
Son örnek Manifest grubunun yapımcısı ve menajeri Tolga Akış. 21 Ekim’de Akış hakkında hazırlanan iddianame kamuoyuna yansıdı. Manifest’in sahne gösterisi, kıyafetleri ve dansları üzerinden yürütülen soruşturmada Akış için altı aydan üç yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.
İddianamedeki suçlamalar henüz kesinleşmiş bir mahkeme hükmü değil, ama bir pop grubunun sahne gösterisinden hareketle, organizasyonundan sorumlu kişinin de cezai sorumluluğunun tartışılması, Türkiye’nin kültür tarihinde yabancısı olmadığımız bir yöntemi hatırlatıyor. Bir zamanlar romanın yayıncısı, tiyatro oyununun yazarı ve yönetmeni yargılanıyordu. Şimdi pop grubunun menajeri.
Manifest’in Eylül 2025’te KüçükÇiftlik Park’ta verdiği konserin ardından grubun dansları ve sahne performansı nedeniyle soruşturma başlatılmıştı. Konser görüntülerine milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması gerekçesiyle erişim engeli getirilirken, grup üyeleri adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldı, Türkiye turneleri iptal edildi.

Yaklaşık bir yıl sonra 16 Ekim 2026’da Manifest, Londra’daki Wembley Arena’da sahneye çıktı. Grup ilk İngilizce şarkısı TRALALA’yı yayımlamış, Netflix belgeseli için kamera karşısına geçmiş ve yeni uluslararası sahneleri hedeflemeye başlamıştı. Bir zamanlar Türkiye’de sahneye çıkmaları tartışılan genç kadınlar, şimdi Wembley’de sahnedeydi. Fakat bir eksikle. Grubun yapımcısı ve menajeri Tolga Akış, Türkiye’de müstehcenlik suçlamasıyla tutukluydu.
Türkiye’de müstehcenliğin kısa tarihi
Türkiye’de müstehcenlik denetiminin köklü bir kurumsal geçmişi var. 1927 tarihli 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu (nâm-ı diğer Muzır Yasası), çocukları zararlı yayınlardan korumak amacıyla çıkarılmış. Ne var ki 1986’da ANAP iktidarının yaptığı değişikliklerle kanunun kapsamı ve yaptırım gücü genişletildi. Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun sakıncalı bulduğu yayınlar poşet içinde satılmak, açıkça sergilenmemek ve reklam kısıtlamalarına uymak zorundaydı. 2018’deki düzenlemeyle kurulun yapısı değiştirilerek üyelerin ilgili bakanlığın bürokratları arasından belirlenmesi öngörüldü. Böylece çocukları korumak üzere kurulmuş bir mekanizma, yıllar içinde yetişkinlerin hangi kitapları ve dergileri nasıl satın alabileceğine müdahale eden bir denetim aracına dönüştü.
Müstehcenlik, Türk sağının kullanışlı kavramlarından biri. Sınırları belirsiz, yorum alanı geniş. Haziran 1974’te Milli Selamet Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan da o dönemin tabiriyle milliyetçi mukaddesatçı toplumsal tabanının yüreğine su serpiyor ve müstehcen yayınlara yönelik yaptırımların ağırlaştırılacağını müjdeliyordu. Ahlak bekçiliği yalnızca 12 Eylül’ün mirası değil, daha eski ve köklü bir siyasi gelenek.
Turgut Özal’ın “özgürlükçü” ANAP’ının Muzır Yasası’nda yapmayı planladığı değişiklikler gündemdeyken, 1985’te Hürgün gazetesinde yayımlanan müstehcenlik konulu söyleşide Kurthan Fişek, kavramın kişiye ve zamana göre değiştiğini anlatıyor: “Müstehcenlik hem adamına göre, hem zaman içinde değişen bir olaydır.” Aynı söyleşiye katılan Playboy dergisinin genel yayın yönetmeni Ali Saydam da yasaklara karşı çıkıyor, basının görevinin devletin yaptırımlarını denetlemek olduğunu savunuyordu.

Bir yıl sonra, Saydam’ın itirazı daha da açık: “Bu yasa tasarısı ile sadece bazı yayın organları değil, tüm Türk basını hedef alınmaktadır.” Bay Saydam’ı Akşam ve Yeni Şafak gibi Reisperver yayın organlarından tanıyanlar için, 1986’da basın özgürlüğünü savunması, Playboy’un genel yayın yönetmeni olmasından daha ilginç olsa gerek.
ANAP’lı yıllarda da Türkiye’nin başlıca sorunları enflasyon, işsizlik ve hayat pahalılığıydı. Özal’ın neoliberal politikalarıyla sanayi üretimi artarken emekçilerin üretilen değerden aldığı pay küçülüyordu. Korkut Boratav’ın hesaplamalarına göre, imalat sanayiinde ücretlerin katma değer içindeki payı 1978–79 döneminde yüzde 37,2 iken 1988’de yüzde 15,4’e gerilemişti. 1986’da yıllık ortalama enflasyon yüzde 34,6, işsizlik oranı ise yüzde 8,1’di. Hükümetin önceliklerinden biri ise müstehcen dergilerle mücadeleydi.
Filmi kırk yıl ileri saralım. ANAP tarihe karıştı, direksiyonda 24 yıldır AKP var. Eylül 2026’da yıllık enflasyon yüzde 29,73, ağustos ayında işsizlik yüzde 7,8. Ölçüm yöntemleri ve dönemler farklı olsa da tablo tanıdık. Emekçiler hâlâ ay sonunu getirmeye çalışıyor, iktidarın ahlak bekçileri ise neyin halkımız için sakıncalı olduğunu yakalamanın peşinde.
1986’da dergi kapakları inceleniyordu, 2026’da pop gruplarının etek boyları ve dans figürleri. Kırk yılda müstehcenlik denetimi öyle gelişti ki artık menajerler de soruşturma konusu.
Ferhan Şensoy: Muzır Müzikal’den mahkemeye
1986’nın sonlarında Ferhan Şensoy’un Muzır Müzikal oyunu Şan Tiyatrosu’nda sahnelenmeye başladı. Oyun, toplumun ikiyüzlü ahlak anlayışını mizah ve müzikle eleştiriyordu.
Aralık 1986’da iki kişi sahneye çıkarak Muzır Müzikal oyununu engellemeye çalıştı. Saldırganlardan biri “Hepimiz Müslümanız, bu oyunu neden seyrediyorsunuz?” diye bağırdı. Savcılık soruşturma başlattı. Bilirkişilerin çoğunluğu suç unsuru bulmazken, İslâm hukuku uzmanı Prof. Dr. Salih Tuğ oyunu müstehcen ve hayasızca buldu. Şensoy iki yıla kadar hapis istemiyle yargılandı.
Şensoy’un yargılandığı süreçte oyun etrafındaki tehditler de sürüyordu. 7 Şubat 1987 gecesi Şan Tiyatrosu’nda yangın çıktı. Yangında bir gece bekçisi hayatını kaybetti. Tiyatronun daha önce tehdit edilmiş olması nedeniyle kundaklama kuşkuları ortaya atıldı. Bir Türkiye klasiği olarak, yangının kesin olarak kim tarafından ve hangi nedenle çıkarıldığı bir sis perdesinin arkasında kaldı. Şensoy’un daha sonra 21 günlük hapis cezasına çarptırıldığı, sanatçının yaşamöyküsünü aktaran kaynaklarda yer alıyor.

23 Mayıs 2015’te Ferhangi Şeyler oyununu izleyen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinden bir grup, Ferhan Şensoy’un AKP’ye yönelik eleştirilerinden ve dinî değerlere saygısızlık yapıldığını düşündükleri ifadelerinden rahatsız olarak Ses Tiyatrosu’nu terk etti. Oyun sonunda salona dönen yaklaşık 20 öğrenci, Şensoy’a “Dine hakaret ettirmeyiz” diye bağırdı. Takip eden günlerde, Sanatçılar Girişimi adına Orhan Aydın, Tarık Akan, Zeliha Berksoy ve tiyatro eleştirmeni Dikmen Gürün, Ferhan Şensoy’a destek açıklamaları yaptılar.
1987’de Muzır Müzikal nedeniyle yargılanan Şensoy, yaklaşık otuz yıl sonra bu kez seyircilerinin bir bölümünün dinî ve siyasi hassasiyetleriyle karşı karşıyaydı. Değişen yalnızca müdahalenin biçimiydi. Bir zamanlar sahneyi savcılar denetliyordu, bu kez 2015 model hukuk öğrencileri.
Hem 1987’de hem de daha sonraki yıllarda tiyatro ve edebiyat dünyasından pek çok isim, Ferhan Şensoy’a desteğini çekinmeden, yüksek sesle dile getirmişti. 2026 Türkiye’sinden geriye bakıldığında bu tavır neredeyse gözü kara bir cesaret örneği gibi görünüyor. Oysa o yıllarda birçok sanatçı ve aydın için bu, kahramanlık değil, aydın sorumluluğunun doğal bir gereğiydi. Kırk yılda değişen yalnızca sansürün yöntemleri değil, sansüre, baskıya, yasaklara karşı çıkmanın olağan sayıldığı günlerden, sessiz kalmamanın cesaret sayıldığı günlere gelmiş olmamız.
Ferhan Şensoy’a destek için, oyuncular ve yazarlar baskıya karşı ortak tavır alabiliyordu. Bugün müzik sektörünün önde gelen isimleri, meslek birlikleri ve sektör dernekleri aynı dayanışmayı gösterebiliyor mu? Münferit itirazlar dışında güçlü bir ortak tepki görmek zor. Sanki sektöre sessiz bir mutabakat hâkim: “Aman Ankara’nın tepkisini çekmeyelim. İşimize bakalım, biletimizi satalım, telifimizi alalım.” Yoksa sektörün mali hakları savunulurken, o hakları doğuran sanatsal özgürlükler pazarlık dışı mı bırakılıyor?
Peki baskı altındaki müzisyenlere, yapımcılara ve sanatçılara açıktan destek verenler? Kırk yılda boyun eğmeyenlerin sayısı mı azaldı, yoksa boyun eğenlerin kazancı mı arttı?
Tehlikenin adı Mabel Matiz, anime, Cem Adrian, Zakkum
Mabel Matiz’in 2025 yılında yayımladığı “Perperişan” şarkısı, müstehcenlik suçlamasıyla soruşturma konusu oldu ve hakkında dava açıldı. Mayıs 2026’da beraat eden sanatçı, bu kez ağustos ayında “Ha Leylim” şarkısının sözleri ve video klibi nedeniyle yeni bir soruşturmayla karşılaştı. Şarkının klibi hakkında erişim engeli kararı da verildi. Şarkı sözlerinin anlamı, kullanılan imgeler, kliplerdeki yakınlıklar ve bakışlar üzerinden suçlamalar üretildi.
Deniz Göktaş’ın mizahı, Tuba Ulu’nun stand-up gösterisi, LeMan dergisinin karikatürleri ve Cem Yiğit Üzümoğlu gibi sanatçıların kamusal tutumları farklı hukuki ve siyasi tartışmaların konusu oldu. Bu olayların her birinin hukuki gerekçesi ve bağlamı farklı. Hepsini müstehcenlik soruşturması olarak nitelendirmek mümkün değil. Fakat kullanılan siyasi dilde belirgin bir ortaklık var. Dinî değerler, milli hassasiyetler, aile, ahlak, kamu düzeni, gençlerin korunması… Bir sanat eserinin ne anlattığı tartışılmadan önce, toplumun hangi değerini tehdit ettiği soruluyor.

Ekim ayının ilk günlerinde Ümraniye’de düzenlenen Konohafest, Japon kültürü ve anime meraklılarını bir araya getirecekti. Ne var ki Japon çizgi filmleri, Türkiye’nin milli ve manevi değerleri açısından beklenmedik bir güvenlik meselesine dönüştü. Ümraniye STK Platformu, etkinliği aile yapısı ve toplumsal değerler üzerinden hedef aldı. Ardından 4 Ekim’de grup basın açıklaması yaptıktan sonra festival alanına tekbir getirerek girdi. Grubun taşıdığı pankartlarda “Rol Model Arıyorsan Tarihine Bak”, “Bizim Kahramanımız Fatih Sultan Mehmet Han”, “Teşhire Hayır, Edebe Evet” ve “Gençliğimizi Özentilere Teslim Etmeyeceğiz” ifadeleri yer aldı. Stantlara ve ekipmanlara zarar verildiği bildirildi, etkinlik erken sonlandırıldı.
Ümraniye saldırısından birkaç gün önce Niğde Sivil Toplum Kuruluşları Platformu, 4 Ekim’de Bor’da yapılması planlanan Cem Adrian konserinin iptal edilmesini istemişti. Gerekçe müzikal değildi elbette. Platform, sanatçının “yaşam tarzı ve tutumlarının” kendi benimsedikleri aile, inanç ve ahlak değerleriyle bağdaşmadığını savunuyordu. Konserin gençlere “olumsuz örnek” oluşturabileceği de açıklamaya eklenmişti.
Artık tartışılan sanat eseri değil, sanatçının hayatı. Bir şarkıcının ne söylediğinden önce nasıl yaşadığına bakılıyor. Görünmez bir uygunluk belgesi gerekiyor. Aileye uygun mudur, gençlere “iyi” örnek midir? Anlaşılan belgeyi, kendisini kentin manevi değerlerinin temsilcisi ilan edenler verecek.
2022’de Din Görevlileri Birliği Derneği Şanlıurfa Şubesi, Zakkum grubunun konserinin iptalini istedi. Gerekçelerden biri grubun adının cehennemdeki bir ağaçla ilişkilendirilmesiydi. Baskıya rağmen 25 bin kişinin karşısına çıkan Zakkum, konserin ardından kendilerini hedef alanları din istismarcılığı ve bağnazlıkla suçlayarak “Aydınlık karanlıktan korkmaz” yanıtını verdi.
Şubat 2026’da Behemoth ve Slaughter to Prevail konserleri, önce Akit TV tarafından hedef gösterildi daha sonra da Beşiktaş Kaymakamlığı’nın kararıyla yasaklandı. Gerekçeler arasında etkinliklerin toplumsal değerlerle bağdaşmadığı ve çeşitli toplum kesimlerinin tepkisini çektiği değerlendirmesi yer aldı. Üstelik yasak, Zorlu PSM’deki diğer etkinlikleri de kapsayacak şekilde iki güne yayıldı. Bir metal grubundan korunmanın en güvenli yolu, o gün binadaki herkesi susturmak olsa gerek.
Bu örneklerde kararların dayandırıldığı “toplumsal tepki” ölçüsünün nasıl belirlendiği ise belirsiz. Kaç kişinin itirazı yeterli? Yüz mü, bin mi? Bir derneğin açıklaması mı? Sosyal medyada örgütlenen bir kampanya mı? Demokraside çoğunluk aranıyor, hassasiyet rejiminde ise milli manevi değerleri savunanların çıkardığı desibel.
Sansürün taşeronları
Bir dönem sivil toplum kuruluşları, devletten bağımsız örgütlenmeleriyle tanımlanırdı. İngilizcesi NGO: Non-Governmental Organization. Yani hükümet dışı örgüt.
Bir de GONGO diye bir kavram var: Government-Organized Non-Governmental Organization. Türkçeye çevirmesi biraz güç. Hükümet tarafından örgütlenmiş hükümet dışı örgüt. Hükümet dışı ama hükümete pek uzak değil. Devlet değil ama devletin neye kızacağını önceden sezip kızabiliyor. Sansür böylece yukarıdan verilen bir karar değil, aşağıdan yükselen bir talep gibi sunuluyor.
Bir çeşit dış kaynak kullanımı. Yap-işlet-devret modelinin kültür politikalarına uyarlanmış hali: Hedef göster, iptal ettir, devlete devret. Valilik durup dururken bir konseri yasaklarsa adı yasak oluyor. Önce birtakım STK’lar açıklama yaparsa adı toplumsal hassasiyet oluyor.
Şenay Aydemir’in AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat kitabı, bu dönüşümün ayrıntılı bir dökümünü sunuyor. Aydemir, iktidarın muhafazakâr bir alternatif kültür alanı yaratma iddiasından, yerli ve milli kültür söylemi altında baskıcı bir denetim rejimine yönelişini anlatıyor. Bu dönüşümün yalnız ideolojik değil, kültürün piyasalaşması, kurumlar, festivaller, televizyon, sinema ve kültür mekânları üzerinden de işlediğini gösteriyor. Sansürün yalnız devlet eliyle uygulanmaktan çıkıp toplumsal örgütlenmeler aracılığıyla talep edilmesi ve otosansürün kültür alanının gündelik işleyişine yerleşmesi, bu tablonun önemli parçaları.

AKP’nin yirmi yılı aşan iktidarının kültürel açmazı da burada beliriyor. AKP, devlet üzerinde büyük bir güç elde etti. Kültürel alanda ise aynı ölçüde kabul görmeyi sağlayamadı. Belediyelerin kültür bütçeleri, kamu destekli festivaller ve kültür kurumları, iktidarın kültürel tercihleriyle iç içe geçti. Kendi medyasını, vakıflarını, kültür kurumlarını, ödüllerini, dizilerini, tarih anlatısını ve makbul sanatçılarını üretmek için muazzam bir maddi kaynak seferber edildi.
Gelin görün ki kültürel hegemonya bir kamu ihalesi değil, bütçeyi tahsis edince kargoyla adrese teslim edilemiyor. Bir müteahhide opera binası yaptırabilirsiniz, ama o binanın içinde insanların ne hissedeceğini ihale edemezsiniz. Bir festivali iptal edebilirsiniz, ama insanların bir araya gelme ve eğlenme arzusunu engelleyemezsiniz. Bir müzik grubunun, mesela Grup Yorum’un, şarkılarına dijital platformlardan erişimi engelleyebilirsiniz, ama şarkıların milyonlarca insan için ne ifade ettiğini kararnameyle değiştiremezsiniz.
Bir menajerin görev tanımı (2026 Türkiye sürümü)
Bir zamanlar müstehcenlik uzmanlığıyla ilgili olarak general, savcı, bilirkişi ve Muzır Kurulu vardı. Şimdi bunlara sosyal medya kampanyaları ve konser iptali isteyen STK platformları eklendi.
Üstelik iş artık sanatçının kendisiyle sınırlı değil. Menajer daha dikkatli olacak. Sanatçının sözleşmesini hazırlayacak, konser takvimini düzenleyecek, teknik ihtiyaçlarını karşılayacak. Bir de kıyafetlerin ve koreografinin toplumun ahlak anlayışına uygunluğunu denetleyecek. Yakında menajerlik sözleşmelerine yeni bir madde eklenirse şaşırmayalım: “Sanatçının sahnede milli ve manevi değerlere uygun hareket etmesinden menajer sorumludur.”
Kenan Evren yaşasaydı belki bu alanda bilirkişilik yapardı. Neyse ki, mümbit topraklarımızda müstehcenlik uzmanı yetiştirmekte hiçbir sıkıntımız yok.
AKP’nin kültür savaşlarında yeni raunt: Müstehcenlik, milli değerler ve diğer hassasiyetler 2026
IUSTITIA.BG – Investigations 2009-2026 2026-10-24 21:27:41
Son haberler Dünya haberleri Ülke haberleri En önemli haberler son haberler en önemli günün son haberleri Yargıç Petar Nizamov Tüyler Petar Nizamov- Tüyler Adalet bg iustitia.bg iustitia iusticia usticia soruşturma Burgaz Bulgaristan haberleri son saat haberleri günün haberleri bugünün haberleri Bulgaristan haberleri Bulgaristan haberleri yıldırım haberleri en önemli haberler en çok yorumlanan son haberler Boyko Borisov haberleri hava durumu koronavirüs haberleri haber hava durumu facebook youtube facebook instagram bugünün haberleri son dakika haberleri bugünün haberleri haberler bg haberler önde gelen haberler sıcak haberler bg haber sitesi tüm haberler haberler bg son saatin haberleri son dakika haberleri bg bugünün haberleri bugünün haberleri bugünün haberleri son saatin haberleri bugünün haberleri bg haberler 24 saat haberler vesti bg novini haberleri dünya kuşu bg bivol bg bivol trud bg novini bugünün son haberleri novinite bg haberleri merhaba bulgaristan siyasi parti arması delyan peevski skandal Bulgar Ulusal Televizyonu Free Europe Television skandal özel canlı tv şu anda canlı tv tv çevrimiçi tv programı bg canlı şimdi tv haberleri çevrimiçi tv çevrimiçi canlı mahkeme Burgas mahkemesi Burgas bölge mahkemesi Burgas mahkemesi Burgas bölge mahkemesi Burgas bölge mahkemesi Burgas temyiz mahkemesi Burgas savcısı Burgas savcılığı Burgas bölge savcılığı Burgas bölge savcılığı Burgas bölge savcılığı Burgas bölge savcılığı Burgas bölge savcılığı Başsavcı Ivan Geshev Savcı Geshev Tsatsarov İçişleri Bakanlığı Burgas ODMR Burgas ODPR Burgas polisi Burgas bölge polisi Burgas savcısı Tsatsarov SGS davaları Varna mahkemesi SGS mahkemesi başkanı hukuk davalarına ilişkin kararlar davalara ilişkin kararlar Plovdiv mahkemesi mahkeme kararı kararları davalar Varna mahkemesi ceza davaları bölge bölge mahkemesi kararları mahkemede çalışma SGS SGS başkanı hakimler Sofya mahkemesi görevi hakimler Plovdiv mahkemesi Plovdiv hakimleri Plovdiv Yüksek Mahkeme Müfettişliği Yüksek Mahkeme Yüksek Yargı Konseyi avukat avukat ceza davaları avukat hukuk davaları avukat evlilik davaları avukat idari ceza hukuku ceza süreci medeni hukuk medeni süreç idare hukuku anayasa hukuku

